KIBRIS BARIŞ HAREKATI'nın ARKA PLANI..
Kıbrıs, Osmanlılar tarafından 1571’de fetholundu
Kıbrıs, tarihi kaynaklara göre 1571 tarihinde ve 2. Selim döneminde Sokulu Mehmet Paşa’nın sadrazamlığında, Lala Mustafa Paşa’nın serdarlığında, Piyale Paşa’nın Donanma Başkomutanlığı döneminde fethedilmiştir. O dönemde Kıbrıs’ta 905 meskun köy vardı.
Kıbrıs Beylerbeyi Sinan Paşa’nın 2. Selim’e gönderdiği name sonrası adaya Sivas, Tokat, Amasya, Maraş’tan nüfus intikali yapılmıştır. Kıbrıs’ın nüfus durumuna bakacak olursak; 1571 – 1881’e kadar Türkler, Rumlar, Marunilerden nüfusun oluştuğunu görmekteyiz. Bu dönem içinde Türk nüfusunun artmakta olduğu, tarihen bilinmektedir. Bu süreç 310 yıl sürmüştür.
1881–1960 arasında ise, Kıbrıs’ta Rum nüfusundaki artma oranı % 221’dir. Türk nüfusunda ise % 131’dir. 1881 tarihinde toplam nüfusun % 24’ü Türk iken, 1960 sayımında bu oran % 18.3’e düşmüştür. 1973 tarihindeki Türk nüfusu sadece 125.000 kişiden ibarettir. Barış harekatı sonrasında demokrafik yapı daha da değişmiş, Türk nüfusu artma göstermiştir. Zira, daha önceki kıyımlar sebebiyle Kıbrıs’ı terk eden soydaşlarımız, yurtlarına geri dönmüştür.
Kıbrıs kaç yıl elimizde kaldı?
Kıbrıs, 1571-1876 tarihleri arasında fiilen Osmanlının hakimiyetinde kalmıştır. 1878 Berlin Konferansı sonucu İngilizlerin kullanımına terk edilmiştir.
Zayıf zamanımıza rastlayan Berlin anlaşmasına göre:
“1- İngiltere Osmanlı Devletine her yıl Kıbrıs’tan elde ettiği gelire karşılık 93.000 Sterlin ödeyecektir. Buna ilaveten 4.166.220 okka tuz bedeli ilave edilecektir.
2- Fenerler idaresi karşılığı olarak 114 sterlin ödenecektir.
3- Adanın hükümranlık hakkı Osmanlı’da kalacaktı. (Bu hal 1914 tarihine kadar devam etmiştir. 1914 tarihinde İngilizler adayı fiilen işgal etmişlerdir.)
4- Yerli halk Türk tabiiyetinde kalacaktı.
5- Adanın devri şarta bağlanmıştır. O da, Kars, Ardahan ve Batum’un Ruslarca Osmanlıya iade edilmesi halinde İngiltere’de adayı Osmanlıya iade edecekti.”
5. madde şartları 1918 Birest-Litovsk anlaşması ile tahakkuk ettiği halde, İngilizler adayı Osmanlıya iade etmemiştir. Zira, İngilizler topu taca atmada mahirdirler. Oyalama politikasında emsalsizdirler. Nitekim, Kıbrıs Barış Harekatı sonrası da aynı politikayı sürdürmüşlerdir. Ama geçit bulamadılar. Çünkü, hükümette MSP de vardı.
Lozan’da Kıbrıs ihtilâfı çözülebildi mi?
İstiklal harbinin sonunda akdolunan Lozan anlaşmasında da Kıbrıs’ın bize dönmesi sağlanamamıştır. Oysa, Lozan anlaşmasına galip bir devlet olarak katılmıştık. Onun için Kıbrıs Lozan’da mutlaka talep edilmeliydi, olmadı. Adanın İngilizler tarafından terk edilmesi halinde Türkiye’ye verilmesi hususu garanti altına alınmalıydı, o da olmadı. İşte bunun sonucunda sahipsiz kalan Kıbrıs’ta yeni düzenleme yapılmıştır. Lozan antlaşmasında kazanımlardan daha çok kayıplar verdik. Gerçek tarih bu tespiti yapmaktadır.
Kıbrıs Adası’nda ihtilâflar ne zaman başlamıştır?
Kıbrıs adasında, 1821 tarihine kadar Türk –Rum toplumları arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Zira, ada üzerinde Osmanlı hakimiyeti disiplinedir. İhtilaflar 1821’den sonra başlar. İhanetleri tespit edilen başpiskopos ile bazı metropolitlerin idamı ile adada düzen bozulmaya başlamıştır. Adayı ihtilaflar üreterek çıkmaza sokan 3. Makarios’tur. Makarios, 1913 tarihinde Kıbrıs’ta Baf’ta doğdu. 13 yaşında manastıra verilmiş, Lefkoşe’de lise, Atina’da ilahiyat okumuş, 1946 yılında papaz olmuştur. Kutsal anlamında Makarios ismini almıştır. Özel yetiştirilen bir insandır. 1948 tarihinde münhal bulunan Kitium Piskopusluğuna tayin edilen Makarios, tahsilini yarıda bırakarak adaya dönmüştür. Makarios, 1950 tarihinde Başpiskoposluğa seçilmiş ve 3. Makarios unvanını almıştır. 1957 – 1958 yıllarında Birleşmiş Milletler Kıbrıs görüşmelerine Rumları temsilen katılmıştır. Ayrıca, 19.2.1959 tarihli Zürih, Londra görüşmelerine de katılmıştır.
Makarios, Başpiskoposluğa seçildikten sonra ilk iş olarak Rumları İngilizlerden ayırmak için plebisit yaptırmış ve adayı Yunanistan’a bağlamaya yönelmiştir. Plebisit sonucunda Rumların % 96’sı Enosis istikametinde oy kullanmıştır. Daha sonra da Pan-Kıbrıs Gençlik Hareketini organize etmiştir. 1955 tarihinde de EOKA hareketinin başı olmuştur. EOKA, Kıbrıs Kurtuluşu Milli Teşkilatı anlamındadır.
1956 tarihinde sürgüne gönderilmiş, daha sonra adaya dönerek 1960 tarihinde Kıbrıs’ın ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. (16.8.1960 )
1955 tarihinde hareketlenen EOKA, adada göçlerin başlamasına sebebiyet vermiştir. EOKA’nın Enosis hareketi sonunda 1955 – 1958 yılları arasında 142 İngiliz, 278 Rum, 84 Türk öldürülmüş, 648 İngiliz, 295 Rum, 258 Türk de yaralanmıştır. 33 Türk köyüne saldırı düzenlenmiş, 3000 soydaşımız köylerini terke mecbur bırakılmıştır. Adadaki nüfusumuzun azalması bu dönemlerde başlar.
Kıbrıs’ın Tarihi önemi:
Kıbrıs, ticari yollar üzerinde bulunması hasebiyle, tarihte bir çok istilalara uğramıştır. Sicilya, Sardunya’dan sonra Akdeniz’de bulunan 3. büyük adadır. 9579 km kare alanlı, Samsun ilimiz kadar genişliktedir.
Kıbrıs, stratejik konumu itibariyle önce Romalıların, sonra Osmanlıların, daha sonra İngilizlerin hakimiyetine girmiştir. Bugün de Türk – Yunan devletleri arasında ihtilaf konusudur. Stratejik önemi sebebiyle, bugün de, başta ABD olmak üzere tüm dünyanın dikkat alanındadır.
Kıbrıs, hudutlarımıza 40 mil mesafededir. Yunanistan sahillerine uzaklığı ise 1100 km.dir. Coğrafi bakımdan Anadolu’nun Akdeniz’e uzanmış bir parçasıdır. Tarih, kültür, nüfus, ekonomi ve güvenliğimiz açısından da vazgeçemeyeceğimiz bir vatan parçamızdır. Kıbrıs, hiçbir zaman Yunanistan’ın hakimiyetine girmiş değildir. Kıbrıs’taki Rum toplumunun, Yunanistan’la hiçbir ilişkisi yoktur. Güçlü olduğumuzda hükümranlığımız altında esenlik günlerini yaşayan Kıbrıs, bugün dış politikamızdaki tutarsızlık sebebiyle hüzünlüdür.
Kıbrıs’ta anayasal düzenin kurulması
Tarihi şartlar tahakkuk ettiği halde sahip çıkamadığımız Kıbrıs, 1960 Anayasası ile Cumhuriyete kavuşmuştur. Bu Anayasa ile Türklere haklar tanınmıştır. Makarios, 1963 tarihinde Anayasaca (md.13) Türklere verilen hakları askıya almaya başlayınca, 1963 olayları patlak vermiştir.
Türkiye, garantörlük hakkını kullanmaya kalkıştığında, Makarios’a bağlı olan EOKA adada katliamlara başlamıştır. 21.12.1963’den 10.1.1964 arası, yani 20 günde 64 Türk öldürülmüş, 415 Türk de yaralanmıştır. Müteveffa İnönü, katliamları önlemek için Hava Kuvvetlerine mensup jetleri göndermiş ama Johnson’un “Türkiye ve Yunanistan Amerika’nın verdiği silahları ancak komünist saldırısına karşı kullanabilirler.” uyarısı üzerine Türkiye Hükümeti suspus olmuştur. Amerika’ya göre onun verdiği uçaklar, iki NATO devletinin çatışmasında ve çatışmaya sebebiyet olabilecek bir harekatta kullanılamayacaktır. Demek ki, taşıma su ile değirmen dönmüyor. Harp sanayini kuramayan ülkelerin milletler arası kuruluşlar da taleplerini realize edemiyor. Bu sebeple, milli görüş milli harp sanayinin kuruluşu için çok gayret göstermiştir.
Bu dönem zarfında Sentkilarion kalesi, Erenköy, Geçitkale, Boğaziçi çatışmaları sonucunda da 142 ölü, 479 yaralımız olmuştur. Ayrıca, 1963’teki Ayvasil, 1974 yılı içinde de Muratağa, Atlılar, Sandallar, Taşkent, Alaminyo, Terazi, Tatlısu köylerinde de katliamlar yapılmış ve ölüler toplu mezarlara atılmıştır.
2
Millî irade sadece 1974 hükümetinde şahlandı
Kıbrıs Türk halkı, 1963-1965-1967-1969 tarihleri arasında devamlı katliamlara uğradığı halde, ne 1963 CHP iktidarı, ne de 1965-1967-1969 Adalet Partisi iktidarlarında kan dökülmesini önleyecek tedbirlere tevessül edilememiştir. Liberal görünümlü ve sol görünümlü hükümetler Kıbrıs’ın derdine deva olamamış, Kıbrıs’ta kanayan yaraları sarma cesaretini gösterememiştir.
Kıbrıs Türk halkı, 1963-1965-1967-1969 tarihleri arasında devamlı katliamlara uğradığı halde, ne 1963 CHP iktidarı, ne de 1965-1967-1969 Adalet Partisi iktidarlarında kan dökülmesini önleyecek tedbirlere tevessül edilememiştir. Liberal görünümlü ve sol görünümlü hükümetler Kıbrıs’ın derdine deva olamamış, Kıbrıs’ta kanayan yaraları sarma cesaretini gösterememiştir.
İlk yürekli tavır, CHP – MSP koalisyonu döneminde olmuştur. 15.7.1974 tarihinde Kıbrıs’ta Samson adlı bir eşkiyanın Makarios’a karşı giriştiği darbe sonrasında yeniden soydaşlarımız öldürülmeye başlanmış ve göçlere mecbur bırakılmıştı. Bu olaylar üzerine Türk hükümeti (MSP-CHP ) hareketlenmiştir. 1974 Barış Harekatının oluşması, karar altına alınması ve çıkarma yapılması MSP ekibinin ezici baskısı sonucu olduğu halde, başarının CHP’ye mal edilmesi gayretlerine doğrusu şaşmamak mümkün değildir.
CHP zihniyeti defalarca iktidar olmuş, İsmet paşa bile böyle bir çıkarma cesaretinde bulunamamıştır. Ne oldu da MSP–CHP koalisyonu döneminde bu harekata tevessül edildi? Ne olduğunu bazı mihraklar gizlese de, sayın Orgeneral Kemal Yamak “Gölgede kalan izler ve gölgeleşen bizler” adlı eserinde hakkı teslim noktasında adil davranmasa da, güneş balçıkla sıvanmaz. Zira; Kıbrıs Barış Harekatı ve harekat sonrası I ve II. Cenevre konferanslarında bulunan bir parlamenter olarak cereyan eden olayların anlatıldığı gibi olmadığını bilmekteyiz. Şöyle ki; Önce, Kıbrıs’ta 14 Temmuz 1974 tarihinde “Samson”, Kıbrıs’ın lideri durumunda bulunan Makarios’a karşı bir harekata girişmiş ve adanın Yunanistan’a ilhak provası yapılmıştı. O tarihte sayın Ecevit Afyon’da yurt gezisinde idi. Ankara’da MSP – CHP hükümeti vardı. 24 kişilik hükümetin 8 üyesi Milli Selamet Partisine, gerisi de CHP’ye aitti.
Kıbrıs’ta büyük katliamların meydana gelme ihtimaline binaen adaya müdahale zaruret haline gelmişti. Mesele hükümette masaya yatırıldı. Mevzu, Kıbrıs’a çıkarma yapılsın mı, yapılmasın mı? Yapılacaksa, bu çıkarmada garantör devletlerle birlikte mi, yoksa tek başımıza mı hareket edeceğiz? Çıkarmanın dış dünyaya tesirleri ne olacaktı ?
Meseleye stratejik ortak olarak bilinen ABD’nin tutumu ne olur? Rusya olaya nasıl bakar? Ada üzerinde hakim olma noktasında her türlü entrikanın içinde bulunan İngiltere’nin garantörlüğünü kullanıp, kullanmayacağı düşünülenlerin içinde idi. Bu suallere karşın hükümet içinde iki görüş ortaya çıktı: CHP’nin görüşü; savaştan önce tüm sulhçü yollar denenmelidir. Acele edilmemelidir. (Oysa, 14.7.1974 tarihinden itibaren Kıbrıs’ta oluk oluk soydaş kanı akıyordu) Yunan dostluğunu zedeleyecek davranışlardan kaçınılmalı, garantörlük hakkımızı tek başımıza değil, diğer iki garantör ülke ile birlikte kullanma yolları araştırılmalıdır. (Yani İngiltere ve Yunanistan ile birlikte). Bu görüş 1960’lardan bu yana Kıbrıs için düşünülen silik bir dış politikanın eseri idi. Meseleye, Amerikan ve İngiliz gözlüğü ile bakmak, şahsiyetli dış politikadan uzaktı.
Bu politika Kıbrıs meselesini çözemediği gibi, Kıbrıs’ı arapsaçına çevirmişti. 1963 katliamlarında kadın-erkek, yaşlı-genç, çocuk demeden kan dökülmüş ve subaylarımızın çocukları banyolarda öldürülmüş, her taraftan kan kokusu yükselmişti. O dönemin solcu iktidarı sadece blöf yaparak, Kıbrıs’ın üzerinde filolarımızın sortisine girişmiş, Jonshon’un mektubu üzerine harekat durdurulmuş, Rumların döktüğü kan boşlukta kalmıştır. Sayın Süleyman Demirel’in dönemlerinde de bu neviden olaylara Kıbrıs sahne olduğu halde, Kıbrıs’ta kan durdurulamamıştır.
1974 yılında ne oldu da Türk Silahlı Kuvvetleri adaya çıkarma harekatına başladı? Daha önce çok istekli oldukları halde ordunun önü niye açılamadı? Olan şu idi: 1974 yılında Ankara hükümeti içinde MSP ve onun milli görüşü, başında da, dahi insan, başbakan yardımcısı olarak muhterem Erbakan vardı. Ecdadı serhatlarda koşturan, Viyana’dan Çaldıran’a ulaştıran, İstanbul’u fetheden, Çanakkale’de şahlanan, istiklal harbinde bayraklaşan milli görüş hükümet ortağı idi. Hükümet içindeki müzakerelerde samimi, tutarlı, kararlı olan MSP bakanları ve MSP vardı.
Buna mukabil istikrarsız, kararsız, ürkek tavırlar içinde politika üretmeye çalışan CHP. Bildiğimiz kadarı ile CHP’nin bakanları arasında başta rahmetli Milli Savunma Bakanı H. Esat Işık ve 7 arkadaşı, çıkarmadan yana olmadıkları, Amerika’dan izinsiz böyle bir hareketin yapılması halinde Amerika’nın bizi mahvedeceği düşüncesini sergiliyorlardı. Diğer 8 üye ise tereddütler içinde olsalar bile, harekatın tek başına yapılmamasının, garantörlerle birlikte çıkarmanın yapılmasının doğru olacağı, en azından Amerika’nın icazeti ile yapılmasının elzem olduğu düşüncesinde idiler.
Müzakereler devam ettikçe sinirler gerilmeye başladı. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk “Bu çıkarma için kimseden icazet almaya mecbur değiliz. Kendimize güvenmeli ve adada akan kanı derhal durdurmak için hemen şimdi çıkarma kararını almalıyız.” deyince, Hasan Esat Işık’ın “böyle bir karar alırsak Amerika bizi mahveder” diyerek Bakanlar Kurulu salonundan dışarıya çıktığının şahidiyiz.
CHP mensuplarının Amerika’dan aşırı korkuları eskiden beri vardı. Onun için Kıbrıs’a deva olabilecek girişimlerin içine giremiyorlardı. Milli görüş cesaretin dinamosu oldu. Hükümet üyelerini aksiyoner hale getirdi. Sonuçta, CHP’nin hükümet içindeki oy çokluğu sebebiyle, çıkarmanın, garantörlerle birlikte yapılmasını sağlamak için, politikalar üretimine geçildi. MSP’nin görüşü ise Kıbrıs’a çıkarma için garantörlük hakkımızı mutlaka kullanmalıyız. Bu hakkı kullanmak için diğer garantör devletlerin yardımına ihtiyacımız yoktur. Derhal adaya asker göndermeliyiz. Soydaşlarımızı cehennem ateşinden kurtarmalıyız.
Sayın Ecevit’in Londra dönüşünde Bakanlar Kurulu’nda neler oldu?
Sayın Ecevit’in Londra temasları mağlubiyetle sonuçlanmış ve üretmek istediği politikalar akamete uğrayarak, yurda dönmüştür. Sayın Erbakan, Başbakan vekili sıfatı ile kendisine meclis çalışmaları hakkında malumat vermiş, çıkarma birliklerini hareket ettirdiğini ilave etmiştir.
Bunun üzerine Londra’dan dönen sayın Asiltürk’ün, “hocam, çok iyi oldu” demesi üzerine, zamanın Milli Savunma Bakanı H. Esat Işık: “sayın Asiltürk, sen ne diyorsun, alınan bu karar, yapılan bu iş mahvımıza sebebiyet verecektir. Amerika’dan izin almadan bunu yapamazsınız. Yoksa, Amerika bizi mahvedecektir.” demiş ve kurulu terk etmiştir. Başbakanlık koridorunda bağırmaya devam ettiğine biz şahidiz.
Kıbrıs’a müdahale etmemiz elzemdi. Zira, Kıbrıs sorunu, bazılarının söylediği gibi Kıbrıslıların problemi değil, ondan daha çok Türkiye’nin meselesidir.
Bu mesele, Türkiye ile Kıbrıs Türkleri için çok önemli ve müşterek bir güvenlik ve savunma meselesidir. Kıbrıs’ın elden çıkması Türkiye’nin elinin kolunun bağlanmasıdır.
Kıbrıs bu açıdan Müslüman Türk milletinin vazgeçemeyeceği stratejik ehemmiyeti haiz bir adadır. Orada soydaşlarımız yaşamakta, onların haklarını garantörlük yetkimize dayanarak korumak durumundayız. Bu durum hem tarihi vazifemiz ve hem de soydaşlık görevimizdir. 1974 Kıbrıs Barış Harekat kararının alınmasında aktif olan MSP kanadıdır. CHP içinde muhalif olanlar olduğu gibi, çekimser olanlar da vardı, mutabık kalan da.
Sonuçta adaya harekat başladı. Zorlu bir çıkarma oldu. Zira, araç gereç açısından mükemmel olduğumuz söylenemez, strateji açısından da. Zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Kemal Kayacan’ın, sayın Kemal Yamak’a “Kemal paşa Kıbrıs’a gözümüz bağlı gidiyoruz. Elimizde doğru dürüst hiçbir bilgi yok.” (sh:326) dediği kitapta sabittir. Buna rağmen, Mehmetçik cesareti, manevi yapısı ve kavmi özellikleri sebebiyle en az zayiatla adaya çıkmayı başarabilmiştir.
Başbakan Ecevit’in İngiltere’ye gitmesi
CHP’nin kendi düşünceleri istikametinde bir politika üretimi için sayın Bülent Ecevit, yanında Dışişleri Bakan Vekili H. Esat Işık, Oğuzhan Asiltürk, Korgeneral Haydar Saltık, Tümgeneral Hasan Sağlam ve Tümgeneral Kemal Yamak ve diğer personel ile birlikte 17.7.1974 tarihinde, saat: 17.00 sularında Londra’ya hareket etmişlerdir. Sayın Başbakan, İngiltere’yi ikna etmek, hiç değilse İngilizlerin ada üzerinde bulunan üslerini kullanmak imkanını elde etmek düşüncesinde idi.
MSP’nin hükümet kanadı ise garantörlük hakkımızı tek taraflı kullanmanın doğru bir davranış olduğu, aksi davranış biçiminin hükümranlığımızı zedeleyeceği görüşünde idiler. Ayrıca görüşlerinin özetini şu şekilde ifade edebiliriz: İngilizlerin bu meselede ne diyeceği önemli değil, Türk milletinin ne dediği önemlidir, bu hususa dikkat etmeliyiz, garantörlük hakkımıza dayanarak, tek başımıza, vakit kaybetmeden müdahalemiz elzemdir. İngilizlerden bize fayda gelmez. Adadaki üslerinden istifade etmemize müsaade etse de, bunu oyalama vasıtası yapar. Nitekim, sayın Erbakan, sayın Ecevit’e; “Sizin Londra’dan netice almanız değil, almamanız Kıbrıs’ın hayrınadır. Zira, İngilizler oyalamada mahirdirler. Garantörlük hakkımızı kullanmak için başka garantör ülkeye müracaatımız doğru değildir. Bu hükümranlık hakkımızı zedeler. Anayasal hakkımız olan garantörlük hakkımızı derhal kullanmalıyız ve akan kanı durdurmalıyız.” diyerek, görüşlerini açıkça ortaya koymuştur.
Sayın, E. Orgeneral Kemal Yamak, hatıratının 323. sayfasında, Londra heyeti içinde sivil olarak sadece H. Esat Işık’tan söz etmekte, her ne sebeptense sn. Oğuzhan Asiltürk’ten bahsetmemektedir. O günlerin heyecanı sonucu olsa gerek, sayın Kemal Yamak, hatıratında bahsettiği gibi hareket saatini ve hareket alanını dahi karıştırmıştır. Zira, Etimesgut yerine Esenboğa Havalimanı’na gitmiş, sayın Başbakan Yardımcısı ve vekili Erbakan, sayın Sancar, sayın Kayacan, sayın Emin Alpkaya ve ben dahil bazı parti temsilcilerinin heyeti uğurlamak için havaalanında bulunduğunu dahi hatırlayamamıştır. Başbakanın uçağı havalandıktan sonra, ayak üstü sayın Erbakan komutanlardan çıkarma hazırlıklarının ne durumda olduğunu sordular. Sayın Sancar her şey yolunda, harekat için.
Sayın Erbakan “Kıbrıs 40 mil ötede. Bizim çıkarma gemilerimizin sürati kaç mil” diye sordu. Cevap “5 mil” oldu. Sayın Erbakan “o zaman 8 saatlik bir zaman ihtiyacımız var” , cevap “evet”, sayın Erbakan “öyle ise çıkarma kararımız var, gemileri hareket ettiriniz” dediler. Başbakan vekili olarak ifade edeyim ki bu çok faydalı olacaktır.
Oysa, Kemal Yamak, hatıratının 328. sayfasında, uçağın hareketinden hemen sonraki gelişmelerden haberdar olmadığı için; “19 Temmuz 1974 günü, saatler gece yarısına doğru ilerliyor, konuşmalar sürüyor ve gelişmeler izleniyordu. Saat 23.00’e yaklaşınca rahmetli oramiral Kemal Kayacan ayağa kalkarak “sayın başbakanım, plan gereğince donanmamız 20 dakika önce hareket etti” dediğini yazmaktadır.
Belirtelim ki, heyetin Londra’dan Ankara’ya dönüşü 18.7.1974, saat 01.30 raddeleri idi. 19.7.1974, saat 23.00 raddeleri seyir emri verilmesi mümkün değil. Zira, 40 millik mesafe 8 saat içinde alınacağı hesabı ile çıkarmanın fiilen başlama saati 06.30’a denk gelmesi mümkün değildir.
Sayın Yamak, burada da yanılmakta ve başarının asıl sahiplerini her nedense gizlemektedir. Nitekim Kıbrıs Barış Harekatından sonra başarının tamamı sayın Ecevit’e mal edilmeye çalışılmış, miğferler, askeri üniformalar ona giydirilmiş, asıl muharrik güç olan, harekatın dinamosu muhterem Erbakan her nedense saf dışına itilmeye çalışmıştır. Sayın Kemal Yamak’ın hatıratında aynı şeyi ihsas etmesi, kanaatimizce, diğer önemli bir yanılgıdır. Çünkü, Kıbrıs Barış Harekatının oluşmasının, yönlendirilmesinin akümülatörü sayın Ecevit değil, muhterem Erbakan’dır. Tüm yazım ve çizimlere rağmen bir kere daha belirtelim ki, MSP hükümette olmasaydı ve sayın Erbakan’ın istikrarlı tutumu hükümeti manupile etmemiş olsaydı barış harekatı olamazdı. Zira, 1963 tarihinde İsmet Paşa, 1965-1967 ve 1969 tarihlerinde Süleyman Demirel dönemlerinde aynı kıyımlar olduğu halde Kıbrıs’a çıkarma yapamamışlardır. Ama zaferi kazanan ordu, isim ise komutana mal edilir. Kıbrıs Barış Harekatında olduğu gibi bu düşünce ordu hiyerarşisinde doğru ise de, sivil yönetimde, hele hele koalisyon hükümetinde bu tarz düşüncenin yeri yoktur. Başarı da ortak, hezimet de. Bizde çok iyi biliyoruz ki, Kıbrıs Barış Harekatının her kademesinde, her görüşme ve müzakere sürecinde muhterem Erbakan vardır.
Diğer önemlice olan bir husus da, sayın Kemal Yamak’ın kitabının 328. sayfa, 1. paragrafında yer alan; “O gece ( 19 Temmuz ) saat 23.00’te ayrı bir emir verilmediği takdirde, çıkarma birlikleri ve gemiler hareket edecek ve 20 Temmuz sabahı harekat başlayacaktı” ifadesidir.
Öncelikle, bir hükümetin öyle karambole gelebilecek bir tavrı onaylaması ve böyle bir karar alması düşünülemez. Diğer taraftan, bir an için düşünsek dahi, gemiler 19 Temmuz saat: 23.00 – 24.00 raddelerinde hareket etseler, 20 Temmuz sabah saat: 06.30’da menzile varamaz ve çıkarma saati olan 20 Temmuz sabah saat: 06.30’da çıkarmaya başlayamazdı. Demek ki, daha önce verilen bir emir var demektir. Zira, ilk açıklama sayın başbakan Ecevit tarafından yapıldığında, yanılmıyorsak, sabah saat:06.30 idi. 40 mil: 5 mil= 8 saate ihtiyaç var demektir. Öyle ise hareket emrinin 19.7.1974 tarihinde saat: 23.00 sularında olması mümkün değildir. Her ne ise. Tarihlerde ve saatlerde yanılmaların olması mümkündür, maksat aramıyoruz.
Askeri kademelerde KKK’na kadar gelebilmiş ve orgeneralliğe kadar yükselmiş bulunan sayın Kemal Yamak’ın, kitabına kaynak olarak M. Ali Birant’ın “30 sıcak gün” adlı kitabından harita alıntısı yapması, onu kitabına dercetmesi bizi cidden düşündürmüştür. ( Sh: 342-352-353 ) M. Ali Birant’ın kitabına dercettiği haritalara sayın Yamak’ın ulaşamaması düşünülemez. Zira, Türk Mukavemet Teşkilatından itibaren Kıbrıs’la ilgili tüm toplantılara katılan bir askerin, başkalarının kitabından harita iktibasını düşünmek bile istemiyoruz. Üstelik bahis konusu şahsın “30 sıcak gün” adlı eseri de tezatlarla, hilafı hakikat beyanlarla doludur. Kıbrıs Barış Harekatının muhtevasını M. Ali Birant’tan öğrenecek değiliz. Zira, neticede o bir gazetecidir. O gün için heyetimizin ( I ve II. Cenevre ) çalışmalarının içine girmesi mümkün değildi, sadece yaptığımız açıklamalarla malumat sahibi olabiliyordu.
Ecevit Londra’da iken Türkiye’de neler oldu?
Sayın Ecevit, Londra’ya hareket ettikten sonra Başbakan vekili sıfatı ile sayın Erbakan adaya çıkarma kararı alma bahanesi ile ve barış harekatını kamufle için TBMM’yi toplantıya çağırmıştır. Bu bir kamuflajdı. Zira, meclisten daha önce çıkarma için karar alınmıştı. Diğer taraftan, sayın Ecevit’i Etimesgut Havaalanı’nda yolcu ettikten sonra çıkarma birliklerinin zamanında menzile varmaları noktasında kuvvet komutanları ile yaptığı görüşme sonucunda hareket emrinin verildiği, parti genel başkanları sayın Ferruh Bozbeyli ve Adalet Partisi Genel Başkanı sayın Süleyman Demirel’le görüşmeler yaptığı, muhalefetin çıkarmaya bakışları noktasında tereddütlerin bulunduğu hususunun da tespit edildiği ve hükümete aktarıldığı bilinmektedir.
3
Kıbrıs Barış Harekatı’nın arka planı
Ada’ya harekat
Tarih, 20.7.1974. Sabahın ilk saatlerinde (06.30 civarında) ada üzerinde hava bombardımanı başlamış, jetler kartal kanatlarını açarak adadaki Rum mevzilerine süzülerek bombalarını bırakmışlardır. Deniz birliklerimiz de denizden martı sürüleri gibi toplarından çıkan mermilerini sahile yağdırmaya başlamışlardı. T.M.T. zaten görevi başında. Yıldırım hızı ile görev yerlerinde yer almıştı. Kanlı bir boğuşma başlamıştı.
Tarih, 20.7.1974. Sabahın ilk saatlerinde (06.30 civarında) ada üzerinde hava bombardımanı başlamış, jetler kartal kanatlarını açarak adadaki Rum mevzilerine süzülerek bombalarını bırakmışlardır. Deniz birliklerimiz de denizden martı sürüleri gibi toplarından çıkan mermilerini sahile yağdırmaya başlamışlardı. T.M.T. zaten görevi başında. Yıldırım hızı ile görev yerlerinde yer almıştı. Kanlı bir boğuşma başlamıştı.
Bu hengame içinde Barış Harekatına dahil olan birliklerde koordinasyon kopmuş, salim bilgi alımında zorlanmalar olmuştu.
Ateş gücünü sağlayacak topçumuz henüz adaya intikal edememiş, tanklar ve tanksavarlar da henüz sahile ulaşamamıştı. Onun için, düşmana tesir edebilecek silah gücünden ilk çıkarma saatlerinde mahrumdu, birliklerimiz. Oysa, herkesin bildiği gibi Yunan alayı ve Rum kesiminin silah açısından sıkıntıları yoktu. Cenevre I müzakereleri esnasında öğrenebildiğimiz kadarı ile çıkarma birliklerimizin koordinasyonu ancak 2. günde sağlanabilmiştir.
Birinci harekat esnasında iki üzücü haber meydana gelmiş olduğunu biliyorduk. Bunlardan biri Albay Karaoğlanoğlu’nun şehadeti, diğeri ise Hava Kuvvetleri ile Deniz Kuvvetleri arasındaki istihbarat kopukluğu sonucu Hava Kuvvetlerinin Kocatepe Savaş Gemisini batırmalarıdır. Birinci harekatın ilk gününde birlikler henüz ada sahil şeridinde takribi 5 km, derinlikte 12 km.ye ulaşabilmişti. Çok zor bir zaman dilimi yaşanıyordu. Dış devletlerin baskısı ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin devreye girerek, derhal ateşkes kararı alması ve bu karara derhal uyulması talimatı, hükümeti dalgalandırmıştı.
Henüz ikinci güne girmişti harekat. Adada ateşkese hemen uyulsa, Rumlar ve Yunan alayının mukabil harekatı ile birliklerimizin denize dökülmesi mukadderdi. Onun için MSP kanadı ateşkese uyulmamasında ısrarlı ve kararlı idi. Sayın Başbakan Ecevit ise tam aksi görüşte, hemen ateşkese uyulmasından yana idi.
Bunun üzerine sayın Ecevit Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmış ve “arkadaşlar, çok önemli bir kararı vermek mecburiyetindeyiz. Onun için müzakereleri kısa kesmenizi rica ediyorum. Zira bundan sonra her dakika içinde Kıbrıs’ta insan ölmektedir. Onun için 353 sayılı Güvenlik Kararına hemen uyduğumuzu ilan etmeliyiz.” demiş, buna mukabil sayın Erbakan “hemen ateşkese evet diyemeyiz. Şu anda böyle bir karar almamız ordumuzun mahvına sebebiyet verir. Birliklerimiz son derece dar bir alan içindedirler. Rum ve Yunan birlikleri karşı taarruza geçerlerse birliklerimizi denize dökebilirler. Perişan oluruz. İtibarımız sıfırlanır. Onun için harekat devam etmelidir. Şu anda sizin istediğiniz gibi bir karar alınırsa, ikinci harekat yapamaz, karşı taraf her türlü askeri tahkimatı yapar, lojistik ikmali tamamlar.” cevabını vermiştir. Anlaşılan odur ki, sayın başbakan Amerika tarafından tehdit edilmiş, onun için işi aceleye getirmek istemiştir.
Müzakereler sonucunda, CHP’nin Ecevit dahil 17 bakanı hemen ateşkes lehine, MSP’nin 8 bakanı ise aleyhte oy kullanmışlardır. Bunun üzerine sayın Ecevit’in “CHP’nin 17 oyunu hükümet kararı olarak ilan edebilir miyim” diye sorması üzerine, sayın Erbakan “asla” demiştir. Bu arada merhum Turan Güneş asabileşerek, Bakanlar Kurulunu terk etmiş, karar alınamamış, kurul dağılmıştı.
İkinci Kabine toplantısı
Ecevit’in konuşması ne idi, Erbakan’ın cevabı ne oldu?
1. Kabine Toplantısından sonuç alınamayınca, işin ehemmiyetine binaen sayın Ecevit 2. Kabine Toplantısını alelacele gerçekleştirmiştir. Bu toplantıda sayın Ecevit’in“arkadaşlar, ateşkes kararı alalım, MSP’li arkadaşların ileri sürdüğü şartlar ve emniyet şeridi sağlanana kadar ordunun ilerlemesine mani olmayacağımız teminatını veriyoruz.” demesi üzerine, sayın Erbakan “biz bu teminatı sizden değil, genelkurmay başkanından isteriz” demiştir. Bunun üzerine sayın Ecevit ve sayın Erbakan Genelkurmay Başkanlığına gittiler. Genelkurmay Başkanlığının teminatı üzerine MSP kanadı ateşkese şartlı evet demiştir. Ama, ne yazık ki sayın Kemal Yamak, sayın Erbakan’ı genelkurmayda hiç görememiştir.
MSP’nin şartları; Ateşkes kararı alınsın, ancak alınan karar hemen değil, 22.7.1974 saat:17.00’de açıklansın,bu dönem içerisinde ordunun ilerlemesi önlenmesin, şeklinde idi. Buna mukabil sayın Ecevit tamam, ancak müsaade ederseniz kararımızı sayın Kissinger açıklasın deyince sinirler gerildi. MSP’li bakanlar buna da hayır dediler. Türk hükümetinin aldığı bir kararı, bir başka ülkenin açıklamasını düşünmek cidden son derece üzücü ve bir nevi milli cinnettir.
Sayın Ecevit 22.7.1974, saat:17.00’de açıklayacağına söz verdiği ateşkes kararını 22.7.1974, yanılmıyorsak saat:11.00’de açıklayıverdi. Yani sözünde durmadı.
MSP’nin hükümet kanadının Kıbrıs Barış Harekatı esnasında göstermiş olduğu performans herkes tarafından takdir edildi. Sayın Erbakan’ın bu harekat esnasında göstermiş olduğu gayretler herkesçe bilindiği halde, 866 sayfalık hatırat yazan sayın Kemal Yamak paşanın bunu gözardı etmesi bizce önemli değildir.
I. Cenevre toplantısı ne zaman yapıldı, heyette kimler vardı?
1. Cenevre müzakereleri 25 Temmuz 1974 tarihinde, İsviçre’nin Cenevre kentinde başlamış, 30 Temmuz 1974 tarihinde son bulmuştur. 1. Cenevre müzakerelerine Dışişleri Bakanı merhum Turan Güneş, MSP’den Sakarya milletvekili ve Dışişleri Komisyonu üyesi İsmail Müftüoğlu, CHP milletvekili Haluk Ulman, diplomatlardan Ecmel Barutçu, Haluk Bayülgen, Ercüment Yavuzalp, Coşkun Kırca, askeri kanattan tümgeneral Süreyya Yüksel, tümgeneral Hasan Sağlam ve tuğgeneral Kemal Yamak katılmışlardır. Sayın Yamak, hatıratının 341. sayfasında mezkur heyeti sadece kendileri, Turan Güneş, Bayülgen, Barutçu ve Yavuzalp’ten ibaret olarak zikretmektedir. Böylece daha önce ifade ettiğimiz gibi, yine siyasi kadroyu görmemezlikten geldiğini teyit etmektedir.
25.7.1974 tarihinde saat:10.30’da Esenboğa’dan hareket eden heyetimiz, saat:13.30’da İsviçre saati ile Cenevre’ye ulaşmıştır.
Merhum Güneş, 25.7.1974 tarihinde saat:13.30’da Cenevre havaalanında basına yaptığı açıklamada “bizim tezimiz Kıbrıs için federasyondur” dedi. Bu açıklama adeta kolumuzun bağlanması idi. Zira, adanın bütününü alma hızımızı kesiyor, müstakil bir devletin kurulmasının önüne geçiliyordu. Böyle bir açıklama, kanaatimizce zamansız ve temkinsizlikti.
Heyete hükümetin talimatı ne idi? MSP – CHP hükümetinin heyete verdiği talimatlar:
1- Birleşmiş Milletler askerlerinin Türk anklavlarını emniyeti düşüncesi ile çevirmelerine asla müsaade edilmemelidir. ( Zira, saldırgan olan Türkler değil, Rumlardı.)
2- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateşkes kararında zikrettiği 1960 Kıbrıs Anayasasına dönüşü sağlayacak davranışlarda bulunmamak, adadaki Türk statüsünü yeniden tanzim çalışmalarına katkıda bulunmak.
3- Askerlerimizin adadan geri çekilmesi taleplerine karşı direnmek, bu talepleri kabul etmemek.
4- İki taraf arasında bir tampon bölgenin oluşmasını sağlamak.
Verilen talimatlar bunlar olduğu halde, sayın Ecevit, sayın Erbakan’ın malumatı dışında gizli müdahaleleri ile heyetimizi devamlı sıkıntıya sokuyordu.
25 Temmuz 1974 tarihinde akdedilen ilk celsede taraflar arasında vardıkları mutabakat aşağıya aynen alınmıştır: “Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık Dışişleri Bakanları 25 Temmuz 1974 günü Cenevre’de akdettikleri ilk celsede, Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararını ve özellikle Kıbrıs Cumhuriyetinde barışın yeniden kurulması için yaptığı çağrıyı incelemişler ve bu kararda sözü geçen milletlerarası antlaşmaları dikkate alarak, ayrıca, karara katılmaları hususuna ve onun amaçlarına ulaşmaya ilişkin iradelerini teyit eylemişlerdir.”
Efkarı umumiyeye verilen görüntü bu olmakla birlikte, müzakere dönemi içerisinde tarafların farklı teklifleri olduğu ve bunu realize etmek için tarafların var kuvveti ile çalıştıkları bilinmektedir.
Nitekim, Yunanistan ve Türkiye ve Birleşik Krallık Dışişleri Bakanları Cenevre’de 25.7.1974’ten itibaren görüşmelere başlamışlardır. Bakanlar, 16.8.1960 tarihinde Lefkoşe’de imzalanan milletlerarası antlaşmaları ve Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararını dikkate alarak, Kıbrıs’taki durumu makul bir süre zarfında tanzim edecek ve ayarlayacak tedbirleri, acil olarak devamlı olacak şekilde harekete getirilmesinin önemini kabul etmişlerdir. Bununla beraber bakanlar ilk önce bazı acil tedbirlere ihtiyaç olduğunda mutabık kalmışlardır.
1- Türk teklifi; Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallığın 1960 antlaşmasından doğan hak ve taahhütlerini haleldar etmeksizin durumu istikrara kavuşturmak için karşı karşıya bulunan silahlı kuvvetlerin Kıbrıs Cumhuriyetinde kontrolü altında bulundurdukları bölgeleri genişletmemeleri gerektiğini beyan etmiş, bakanlar gayrı nizami olanlar da dahil bütün kuvvetleri tüm saldırgan ve hasmane faaliyetlerden kaçırmaya davet etmişlerdir.
Üç dışişleri bakanının aşağıdaki tedbirlerin derhal yürürlüğe konulması sonucuna vardıklarını görmekteyiz.
2- Birinci maddede belirtilen gün ve saatte ( Türk teklifi: Türk silahlı kuvvetlerinin bulunduğu hatlardan başlayarak) (Yunan teklifi: Türk silahlı kuvvetlerinin işgal ettiği bölgenin etrafındaki hattın her iki yanında) (İngiliz teklifi : Türk silahlı kuvvetlerinin işgal ettiği bölgenin etrafındaki hudut boyunca) genişliği Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık temsilcileri tarafından (Yunan ve İngiliz teklifi Birleşmiş Milletler Barış Gücü ile bilistişare) kararlaştırılacak bir güvenlik bölgesi bulundurulacaktır. Bu bölge (Türk teklifi; bölgeye girişi yasaklamak için devriye görevi yapmak üzere) (Yunan teklifi; bölgeye girişi yasaklamak için) (İngiliz teklifi; bölgeye girişi yasaklamak için) Birleşmiş Milletler Barış Gücü hariç hiçbir kuvvet bu yasağı denetlemek üzere giremeyecektir.
3- İngiliz Teklifi; Bakanlar, Kıbrıs Cumhuriyetinde bulunan düzenli kuvvetlerin asker, teçhizat, mühimmat ve harp malzeme yönünden normal seviyeden fazla ve düzensiz güçlerin hiçbir şekilde takviye edilmemesine dair niyetlerini belirtmişlerdir. Normal seviyenin tesisi miktarı ve bu takviyenin nasıl denetleneceği ileride görülecektir.
Harekat sonucunda
Ecdadımın evlatları Malazgirt meydan muharebesinde, İstanbul’un fethinde, Çanakkale savunmasında, İstiklal harbinin Dumlupınar’ında gösterdikleri cesarete eş bir cesareti Kıbrıs’ta göstermiş, şanlı ordumuz üzerine düşeni yerine getirmiş, fakat 224 şehit, 450 gaziyi de bizlere emanet etmiştir. Şehit olanların 20’si subay, 26’sı astsubay, 178’i erdi. Bu harekat esnasında 9 milyar para harcanmış, 23.000 asker adaya çıkartılmıştır.
Ordumuzun birinci harekatta göstermiş olduğu başarıdan tüm dünya endişelenmiş ve adada askeri harekatı durdurmak için sulhçü yolların denenmesi noktasında her türlü gayreti göstermişlerdir. İşte, bütün bunların sonucunda Cenevre müzakereleri kararı alınmış ve başlamıştır.
4
Kıbrıs Barış Harekatı’nın arka planı
1. Cenevre müzakere celseleri
Türk teklifi; Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kıbrıs Türk topluluklarının ilgili personeli tarafından alınan karar ve kanunları haleldar etmeksizin Kıbrıslı Türk ve Rum mülteciler arzu ettikleri takdirde ikamet ve çalışma yerlerine dönebilirler.
4- Türk teklifi; Yunan ve Rum birlikleri tarafından işgal edilmiş Türk bölgeleri derhal tahliye edilecektir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolü dışındaki Türk bölgeleri Birleşmiş Milletler Barış Gücü ve kendi polis ve kendi güvenlik kuvvetleri tarafından korunmaya devam edecektir.
5- Yunan teklifi; Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrol ettiği saha dışında kalan bölgelerdeki Türk toplulukları bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından korunmaya devam edecekler, daha önce olduğu gibi kendi polis ve emniyet kuvvetlerini idame ettirebileceklerdir.
6- Türk teklifi; Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kıbrıs Türk topluluklarının ilgili personeli tarafından alınan karar ve kanunları haleldar etmeksizin Kıbrıslı Türk ve Rum mülteciler arzu ettikleri takdirde ikamet ve çalışma yerlerine dönebilirler. Son muhasemat sonucunda tutuklanan askeri personel ve siviller ya mübadele edilecekler, ya da milletler arası Kızılhaç komitesinin nezareti altında serbest bırakılacaklardır. 1960 antlaşmasının getirmiş olduğu esaslar haleldar edilmeksizin Lefkoşe Havaalanı’nın şimdiki şartlar altındaki zaruri durumu taraflarca denetlenecek ve alana giriş Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından kontrol edilecektir. Görüldüğü gibi, 1. Cenevre müzakere celseleri son derece yorucu ve o derece de düşündürücüdür. Tüm bu teklifler zaman içerisinde olgunlaştırılmış ve 30.7.1974 tarihli bildiri ile çözüme ulaştırılmıştır. Bildiri aynen;
“1- Türkiye, Yunanistan ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı Dışişleri bakanları 25-30.07.1974 tarihleri arasında Cenevre’de müzakerelerde bulunmuşlardır. Bakanlar, 16 Ağustos 1960’da Lefkoşe’de imzalanan milletler arası antlaşmaları ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararını dikkate alarak Kıbrıs’taki durumu makul bir süre zarfında yeniden tanzim edecek ve ayarlayacak tedbirlerin, acil olarak, devamlı olacak şekilde harekete getirilmesinin önemini kabul etmişlerdir.
Bununla beraber, ilk önce, bazı acil tedbirlere ihtiyaç olduğunda mutabık kalmışlardır.
2- Üç bakan, durumu istikrara kavuşturmak için karşı karşıya bulunan silahlı kuvvetlerin Kıbrıs Cumhuriyetinde 30 Temmuz 1974 günü ….. (Cenevre) saatinde kontrolleri altında bulundurdukları bölgeleri genişletmemeleri gerektiğini beyan etmişlerdir; bakanlar, gayrı nizami olanlar da dahil bütün kuvvetleri tüm saldırgan ve hasmane faaliyetlerden kaçınmaya davet etmişlerdir.
3- Üç dışişleri bakanı aşağıdaki tedbirlerin derhal yürürlüğe konulması sonucuna varmışlardır:
a) Yukarıdaki ikinci maddede belirtilen gün ve saatte, Türk Silahlı Kuvvetlerince işgal edilen bölgenin bittiği yerden itibaren, genişliği Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık temsilcileri tarafından, Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) ile bilistişare, kararlaştırılacak bir güvenlik bölgesi kurulacaktır. Bu bölgeye giriş yasağına nezaret edecek olan Birleşmiş Milletler Barış Gücü hariç hiçbir kuvvet girmeyecektir. Güvenlik bölgesinin büyüklüğü ve mahiyeti tespit olunana değin iki kuvvet arasındaki mevcut bölgeye hiçbir kuvvet girmemelidir.
b) Yunan veya Kıbrıs Rum kuvvetlerince işgal edilen bütün Kıbrıs Türk bölgeleri derhal tahliye edilecektir. Bu bölgeler Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından korunmaya devam edecek ve daha önceki güvenlik tertiplerine sahip olacaklardır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolü dışında kalan diğer Türk bölgeleri bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü Güvenlik Bölgesi tarafından korunmaya devam olunacak ve evvelce olduğu gibi kendi polis ve güvenlik kuvvetlerini idame ettireceklerdir.
c) Karma köylerdeki güvenlik ve polis görevlileri Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından yürütülecektir.
d) Son muhasemat sonucunda tutuklanan askeri personel ve siviller mümkün olan en kısa zamanda ya mübadele edilecekler, ya da milletler arası Kızılhaç komitesinin nezareti altında serbest bırakılacaklardır.
4- Üç dışişleri bakanı, Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararının mümkün olan kısa sürede uygulanması hususunu yeniden teyit ederek, ilgili bütün tarafların kabul edebileceği adil ve sürekli bir çözüm çerçevesinde ve Kıbrıs Cumhuriyetinde barış, güvenlik ve karşılıklı itimat tesis ettiği ölçüde Kıbrıs Cumhuriyetindeki silahlı kuvvetler sayısı ile silah, mühimmat ve diğer harp malzemesini uygun zamanlarda ve kademeli şekilde azaltılmasına müncer olacak tedbirlerin geliştirilmesinde mutabık kalmışlardır.
5- Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve güvenliğinin idame ettirilmesi ile ilgili sorumluluklarını derin şekilde müdrik olarak, üç dışişleri bakanı Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararında öngördüğü gibi, müzakerelerin aşağıdaki hususları gerçekleştirmek amacıyla mümkün olan en az gecikme ile devamını kararlaştırmışlardır.
a) Bölgedeki barışın iadesi.
b) Kıbrıs’ta anayasal hükümetin yeniden tesisi.
Bu amaçla, müzakerelerin 8 Ağustos 1974’te Cenevre’de devamı üzerinde anlaşmışlardır. Bakanlar aynı zamanda, anayasaya ilişkin görüşmelere Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumları temsilcilerinin de erken bir safhada katılmaları üzerinde mutabık kalmışlardır. Görüşülecek anayasal sorunlar arasında 1960 anayasasının cumhurbaşkan yardımcısına tanıdığı görevleri deruhte etmesi suretiyle anayasal meşruiyete derhal dönülmesi yer alacaktır. Bakanlar, Kıbrıs Cumhuriyetinde fiiliyatta Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idarenin mevcut bulunduğunu not etmişlerdir. Bu durumdan çıkarılabilecek sonuçlara halel gelmemek üzere bakanlar, adı geçen idarelerin mevcut bulunması sonucu doğan sorunları gelecek toplantılarda gözden geçirmeye mutabık kalmışlardır.
6- Üç dışişleri bakanı bu bildirinin muhtevasının Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderilmesi ve kendisini bildiri ışığında gereken tedbirleri almaya davet hususunda mutabık kalmışlardır. Bakanlar aynı zamanda bu bildirinin hükümleri yerine getirilirken Kıbrıs Cumhuriyetindeki bütün ilgililer tarafından tam işbirliği göstermesi zarureti üzerindeki kanaatlerinde ısrar etmişlerdir.” hükümlerini havi idi.
Yukarıdaki deklarasyon tamamlandıktan sonra, 30 Temmuz 1974 günü, Yunanistan, Türkiye, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı Dışişleri Bakanları, verdikleri müşterek demeçte, aynen şunu beyan etmişlerdir: “Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı Dışişleri Bakanları bugünkü tarihli bildiriye katılmalarının 1960 garanti antlaşmasının yorumlanması ve uygulanması veya bu antlaşmadan doğan hak ve vecibeleri hakkındaki görüşlerini hiçbir surette haleldar etmediğini tasrih etmişlerdir.”
30.07.1974 Cenevre Protokolü tatmin edici midir?
Bahis konusu protokolün ön çalışmalarında, bazı itirazlarımızı ileri sürmüş idik. Bu itirazlarımızın birincisi, ikinci maddeye aitti. Protokolün 2. maddesinde 30.7.1974 günü silahlı kuvvetlerin kontrolleri altında bulundukları bölgeleri genişletmemeleri gerektiğini beyan edilmiş, ancak birliklerimizin henüz arzu edilen güvenlik şeridine ulaşamamaları, kendilerini emniyete alamamaları sebebiyle bu genişletilmeme sözü tarafımızdan reddedilmiştir.
Diğer bir itirazımız 3. maddenin a fıkrasına idi. Fıkrada bir güvenlik bölgesi kurulacaktır… ve bu bölgeye hiçbir kuvvet giremeyecektir şeklinde bir tanzim bahis konusu idi. Bize göre, güvenlik bölgesinin hudutları belirtilmeli ve kontrol meselesi de netleştirilmeli idi. Rumların katliam yaptıkları güvenlik bölgesi etrafında silahlı kuvvetlerimizin müdahil olmalarını engelleyecek böyle bir maddenin protokolde yer almaması gerektiği kanaatinde idik.
4. maddeye itirazımız ise, silahlı kuvvetler sayısı ile, silah, mühimmat ve diğer harp malzemelerini uygun zamanlarda ve kademeli şekilde azaltılmasına müncer olacak tedbirlerin geliştirilmesinde mutabakat sağlanmasının, bizce doğru olmayan bir tespit olmasından kaynaklanmaktadır. Zira, silahlı gücümüzün adada azaltılması ile, mukabil bir Yunan-Rum taarruzu ile silahlı kuvvetlerimizin müşkül durumlara düşürülmesine vesile olacağı kanaatinde idik.
Diğer önemli bir husus 3 a’da “….. Türk silahlı kuvvetlerince işgal edilen bölgenin” cümlesidir. Çünkü, Türk Silahlı Kuvvetleri adayı işgal etmemiş, 1960 anayasasınca kendisine tanınmış olan garantörlük hakkını kullanmak için adaya gitmiştir. Silahlı kuvvetlerimize işgalci görüntüsü verecek böyle bir kelimenin bildiride yer almaması gerekirdi.
II. Cenevre Görüşmeleri
Bu görüşmelere girmeden önce, 1. harekat sonrası Cenevre’de imzalanan protokole kadar geçen zaman zarfında meydana gelen olayları teenni ile takip eden Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin 6.8.1974 tarihinde aldığı 198 karar sayılı bildirisini aktarmakta fayda mülahaza ediyoruz:
MGK. GN. SEK : 29/74
PO: 2030.1-29-74 iç güvenlik
Tarih: 6.8.1974
Karar: 198
A- 30.7.1974 Cenevre deklarasyonu hükümleri ve geçen tatbikat incelenmiş;
- 8.8.1974 tarihinde başlaması beklenen 2. Cenevre konferansında dikkate alınması gereken hususlar;
1) Cenevre’de üç garantör devlet arasında imzalanmış bulunan deklarasyonun 3. md. (b) ve (c) paragraflarında yer alan ve Rumlar tarafından ciddi surette ele alınmamış bulunan hükümlerin acilen ve eksiksiz olarak uygulanmaya konulması.
2) Deklarasyonun 5. maddesi ile teyit edilmiş bulunan Türk ve Rum iki muhtar idarenin coğrafi ayırıma dayanacak bir sisteme esas olacak şekilde;
- Türk toplumunun büyük çoğunluğunu içine alacak ve orada
. Güvenliğini
. Ekonomik
. Sosyal gelişmesini sağlayacak şekilde saptanması gerekli görülmüştür.
3) Bu hususlar kesin surette sağlandıktan sonra;
Federal sistem içinde, her iki tarafın azami genişlikte tutulacak
. Yürütme
. Yasama
. Yargı ve
. Güvenlik yetkileri ve sair yönleriyle ilgili ayrıntıların görüşülmesine geçilmesinin uygun olabileceğinde görüş birliğine varılmıştır.
4) Yukarıda (a) ve (b) paragraflarında zikredilen hususlar üzerinde karşı tarafın
. Aldatma
. Oyalama
. Doğrudan reddetme gibi bir tutum takınması halinde genel dünya siyasi konjonktörünü de dikkate alarak,
- Adadaki Türk toplumuna yapılmakta olan mezalime bir son vermek ve güvenlik içinde yaşayabilecekleri bir bölgeyi fiilen ele geçirmek üzere yeniden askeri harekat kaçınılmazdır.
5) Heyete (II) bu hususta talimat verilmesi hükümete tavsiye edilmiştir.
B. Ecevit – N. Erbakan – H. Esat Işık – Ferda Güley – Önder Sav – O. Asiltürk – T. Güneş – D. Baykal – Eşref Akıncı – Kemal Kayacan – Emin Alpkaya
II. Cenevre
8.8.1974 tarihinde başladı. 2. Askeri harekat da 16.8.1974, sabah saat: 03.00 raddelerinde başlamıştır.
2. Cenevre toplantısına, 1. Cenevre toplantısına katılanların yanı sıra Rauf Denktaş ve Glafkos Klerides de katılmışlardır. Malum olduğu üzere, konferanslarda müzakereler, konferans şeklinde, teknokratlar arasında ve bakanlar seviyesinde devam eder. 2. Cenevre müzakereleri de 1. Cenevre müzakereleri kadar yorucu idi. Ayrıca, sayın Ecevit’in Kissinger ile devam eden mekik diplomasisi sebebiyle heyetimiz devamlı rahatsız edilmekte idi. Zira, sayın Ecevit MSP’li bakanların haberi dışında, Kissinger’den aldığı talimatlar istikametinde heyeti yönlendirmeye çalışıyordu.
Bu durumdan heyet başkanımız sayın Turan Güneş son derece rahatsızdı.
Merhum Güneş, 25.7.1974 tarihinde saat:13.30’da Cenevre havaalanında basına yaptığı açıklamada “bizim tezimiz Kıbrıs için federasyondur” dedi. Bu açıklama adeta kolumuzun bağlanması idi. Zira, adanın bütününü alma hızımızı kesiyor, müstakil bir devletin kurulmasının önüne geçiliyordu. Böyle bir açıklama, kanaatimizce zamansız ve temkinsizlikti.
I. Cenevre toplantısı ne zaman yapıldı, heyette kimler vardı?
1. Cenevre müzakereleri 25 Temmuz 1974 tarihinde, İsviçre’nin Cenevre kentinde başlamış, 30 Temmuz 1974 tarihinde son bulmuştur. 1. Cenevre müzakerelerine Dışişleri Bakanı merhum Turan Güneş, MSP’den Sakarya Milletvekili ve Dışişleri Komisyonu Üyesi İsmail Müftüoğlu, CHP Milletvekili Haluk Ulman, diplomatlardan Ecmel Barutçu, Haluk Bayülgen, Ercüment Yavuzalp, Coşkun Kırca, askeri kanattan Tümgeneral Süreyya Yüksel, Tümgeneral Hasan Sağlam ve Tuğgeneral Kemal Yamak katılmışlardır. Sayın Yamak, hatıratının 341. sayfasında mezkur heyeti sadece kendileri, Turan Güneş, Bayülgen, Barutçu ve Yavuzalp’ten ibaret olarak zikretmektedir. Böylece daha önce ifade ettiğimiz gibi, yine siyasi kadroyu görmemezlikten geldiğini teyit etmektedir.
25.7.1974 tarihinde saat:10.30’da Esenboğa’dan hareket eden heyetimiz, saat:13.30’da İsviçre saati ile Cenevre’ye ulaşmıştır.
5
Kıbrıs Barış Harekatı’nın arka planı
Cenevre’deki skandal gelişme ne idi?
Sayın Ecevit’in, sayın Güneş’i şaşırtan, istikrarsızlığa sevk eden yönlendirmeleri İngiliz istihbaratı tarafından tespit ediliyordu.
Hükümetin ve MGK’nın tavsiye kararları bir tarafa itilerek, sadece Kissinger’in talimatlarına önem veriliyordu. Bunu fark eden İngiliz Dışişleri Bakanı Callagan, Güneş’e hitaben “ben bir bakanla konuştuğumu zannediyordum, meğerse siz bir telefon ahizesisiniz.” deyince, sayın Güneş bu duruma son derece üzülmüş ve Rezidansa gelerek, kapıdan içeri girer girmez beni ve Haluk Ulman’ı bir odaya çekti. İstifa edeceğini söyledi.
Sebebini ve duyduğu azarı bize naklederek, “sayın başbakan beni son derece müşkül durumlara sokuyor, itibarımı zedeliyor, ele güne rezil ediyor” diyerek, teleksin başına geçip, istifasını yazmaya başladı. Ben bu işe müdahale ettim.
Güneş istifaya kararlı, ben de onu istifadan vazgeçirmeye kararlıydım. Güneş’e hitaben “biz buraya 12 kişi olarak geldik ve Türkiye’yi temsil ediyoruz. Siz CHP’nin bakanı değil, Türk milletinin Dışişleri Bakanısınız. İstifanızda kararlı ve ısrarlı olursanız, korkarım ki sizi öldürmeye mecbur kalırım. O zaman da geriye 12 kişi değil, 10 kişi döner.. Siz ölürsünüz, ben de ceza evine girerim. Sizi üzen millet değil, Ecevit’tir. Siz Türk milletini temsil ediyorsunuz.” dedim. Ciddiyetimin farkına varan Güneş, sapsarı kesilmiş ve biraz düşündükten ve yüzüme dikkatlice baktıktan sonra istifasından vazgeçmiştir. Böylece rahat bir nefes aldık.
Güneş’in Cenevre’de istifa ile ilgili kararı günümüze kadar saklı tutulmuştur. Biz millet adına icra-i vazife ettiğimizden, bu gerçeği milletle paylaşmakta fayda gördük. Bu olay akabinde sayın Güneş, sayın Baykal ile, daha sonra ben sayın Baykal ile telefon görüşmeleri yaptık.
Ben sayın Baykal’a telefonda, hitaben “bizi burada zora sokan, talimat veren, ikide bir talimat değiştiren kimdir. Oraya geldiğimizde oturduğunuz sandalyeyi başınıza geçireceğimizi hiç düşünmüyor musunuz. Ama ben bunu yaparım, şüphenizde olmasın” dedim. Sayın Baykal, son derece soğukkanlı olarak Güneş’in istifasını mutlaka önlememiz gerektiği noktasında ricalarda bulundu. Sonuçta öyle oldu. Tüm bu olanları hemen sayın Erbakan’a ulaştırdım. Sayın Erbakan da bana, “İsmail bey, gözünü dört değil, sekiz aç. Bunlar bizim haberimizin dışında devamlı politika değiştiriyorlar. Hem hükümeti, hem de sizleri zora sokuyorlar. Sana güveniyorum.” dedi.
Ayşe tatile nasıl çıktı?
2. Cenevre müzakerelerinin son günlerinde sayın Turan Güneş, İngiliz Dışişleri Bakanından yediği zılgıt üzerine bunalmış, Ankara’nın devamlı politik değişim taleplerine cevap vermede zorlanmıştı. Böyle bir günde elçilik binasına gelerek, beni, sayın Haluk Ulman’ı ve muhterem eşleri Nermin hanımı alarak Intercontinantal otele yemeğe götürmüştü.
Yemek esnasında müzakereler sebebiyle çektiği sıkıntıları, Ecevit’in diretmelerini, Amerika’nın Ecevit’i sıkıştırmalarını anlattı. Bunun üzerine sayın Haluk Ulman, Turan Güneş’in üzüntülerini telafi etmek için kızı Ayşe’yi turizm bakanı sayın Orhan Birgit’in tatile gönderdiğini ifade etti ve Turan Güneş’e artık rahat bir nefes al demesi üzerine, sayın Turan Güneş asabileşmiş bir aslan gibi “Haluk, bunu sana kim., ne zaman söyledi” dedi.
Haluk Ulman da son derece rahat, “dün sayın Ecevit bana intikal ettirdi” deyince, Turan Güneş Haluk Ulman’a hitaben “Allah seni bildiği gibi yapsın. Bu ne vurdumduymazlık. Kardeşim, bu ikinci harekatın parolasıdır. Zamanında söyleseydin de, müzakerelerde can çekişmeseydik. Müzakereleri kesseydik, olmaz mıydı.”dedi.
Haluk Ulman ise “Turan abi, ben nerden bileyim, ben gerçekten Ayşe’nin tatile gönderildiğini zannettim.” dedi. Bunun üzerine ben “sayın Güneş, devlet yönetimi ciddi bir iştir. Hafife alınacak tarafı olmaz. Size verilen parolanın üçüncü bir şahsa söylenmesi sırrın ifşasıdır. Hemen yemek yemeden müzakerelerin yapıldığı Birleşmiş Milletler ofisine dönelim ve müzakereleri kesmeye çalışalım” dedim ve öyle de yaptık.
6
Kıbrıs Barış Harekatı’nın arka planı
Birleşmiş Milletler Ofisi’nden çıkış
2. Cenevre müzakereleri bitmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri adada 2. harekatı başlatmıştı. Heyetin tamamında heyecan doruğa ulaşmıştı. Heyetin içinde bulunan tümgeneral Süreyya Yüksel Paşanın gözlerinden yaş aktığını gördük. Sebebini sorduğumda, “Sayın Müftüoğlu, şu anda Kıbrıs’ta silahlı kuvvet mensubu arkadaşlarım cephede can pazarında iken benim burada eli kolu bağlı olarak durmam, orada bulunmamam beni son derece üzdüğü için gözyaşlarım akıyor” dedi.
2. Cenevre müzakereleri bitmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri adada 2. harekatı başlatmıştı. Heyetin tamamında heyecan doruğa ulaşmıştı. Heyetin içinde bulunan tümgeneral Süreyya Yüksel Paşanın gözlerinden yaş aktığını gördük. Sebebini sorduğumda, “sayın Müftüoğlu, şu anda Kıbrıs’ta silahlı kuvvet mensubu arkadaşlarım cephede can pazarında iken benim burada eli kolu bağlı olarak durmam, orada bulunmamam beni son derece üzdüğü için gözyaşlarım akıyor” dedi. Biz de “2. harekatın temelinde bizim müzakere başarımızın payı vardır. Onlar cephede, biz ise yeşil çuhalı masalarda mücadele veriyoruz. Hoşnut olmamız gerekir.” dedik. O sırada sayın Rauf Denktaş’ın heyecandan yerinde oturamadığını, devamlı radyonun başında Kıbrıs’ta cereyan eden harekatı takip eder olduğunu, zaman zaman ağzından bir gece ansızın gelebiliriz şarkısını dillendirdiğini, zaman zaman İstiklal Marşımızın bazı paragraflarını okuduğunu ve heyecanını doruklaştırdığını büyük bir şevkle seyrediyorduk. Diğer taraftan diplomat arkadaşların sevinç sarhoşluğu içinde birbirleri ile kucaklaştıklarını, tümgeneral Kemal Yamak’ın ise bir heykel gibi dimdik ve gözlerini ufuklara dikmiş bir eda içinde, uzun yılların yorgunluğunu atmakta olduğunu ve başarıda payının mükafatını görmesi sebebiyle son derece memnun, bazen de gülümser bir çehreye büründüğünü gördük.
Bu memnuniyetini “gölgede kalan izler ve gölgeleşen bizler” adlı kitabının 341, 342 ve 343. sayfalarında açıkça görmek mümkündür. Şöyle ki:
“... Her iki konferans için söylenecek husus şudur: ‘Gelecekte eğer bir savaş zorunlu olacaksa, Allah galip bir devletin ve muzaffer bir ordunun temsilcileri olarak böyle konferanslara katılmış olmayı gelecek kuşaklara da nasip etsin.’ sözü ve unutulmaz duygusudur…. İkinci husus, her çalışmada olduğu gibi hedefi tespit ve bilmenin, müzakere edilen hususa ait teferruata ve duruma vakıf olmanın, diplomatik lisana vukufiyetin ve hedeften sapmadan kullanılacak diplomatik inisiyatifin örneklerini bu toplantıda görmüş olmamdır...
Üçüncü husus, bu konferansta çok çetin müzakerelerin cereyan etmiş olmasıdır. Bu çetin müzakereler Türk tarafı ile Yunan+İngiltere heyetleri arasında geçmiş olması, fakat ABD’nin uzaktan kumanda sisteminin çok önemli bir faktör olarak hep devrede kalmasıdır. ( Yaşadıklarımızı teyit etmektedir )….
Dördüncü husus, konferansta olayı yaşayan, havayı koklayan ve müzakerelerin gideceği yönü, muhtemelen ulaşacağı sonucu hep değerlendirme durumunda bulunan sayın Dışişleri Bakanı ve heyetinin mücadelesinin sadece dışa karşı olmadığı, bu mücadelenin bazen değişik bir hava ve değişik bir açıdan olaylara bakan Ankara ile de yapıldığı hususudur. Çok zor anların yaşandığı ve bu anlayış farkının neden ileri geldiğini düşünürken “konferansın politik ve askeri hedeflerinin ne olduğu konusunda başlangıçta bir boşluk mu vardı?” sorusu hep akla gelmiştir.
Beşinci husus, Ankara’yla düşülen bazı görüş ayrılıklarının bir nevi krize dönüşmesinden endişe edildiği bir anda heyette o zamanki iktidar ortağı MSP adına katılan sayın İsmail Müftüoğlu’nun (Sakarya milletvekili) çok sert bir çıkışla partisi ve Ankara nezdinde sayın Turan Güneş’e, başka bir açıdan heyete ve hatta daha başka bir açıdan konferansa sahip çıkmasıdır…” Bu tespitler memnuniyetin yanı sıra, bir hakşinaslığın ifadesidir.
Heyet elemanları rezidansa gitmek için Birleşmiş Milletler Ofisinden ayrılmıştı. Geride sayın merhum Dışişleri Bakanı Turan Güneş, merhum Coşkun Kırca, Prof. Haluk Ulman ve ben kalmıştık. Biz de, tek arabayla rezidansa gidecektik. Dışarı çıktığımızda Türk bayrağı forsunu taşıyan arabamız geldi. Coşkun Kırca’nın, “sayın bakanım, dışarıda Rumlar ve Rum talebeleri büyük gösteriler yapıyor. Çıkışımızda bize taşkınlık yapabilirler. Mümkünse arabamızdaki Türk bayrağı forsunu çıkartalım ve öyle dışarıya çıkalım” demesi üzerine, sayın Haluk Ulman da “iyi olur Turan abi” dedi. Bunun üzerine ben “hükümranlık hakkımızı temsil eden bayrağımız millet olarak var oldukça gönderinden indirilemez. Rum palikaryasının taşkınlıklarından endişe duyarak arabadaki forsu indirmek, bizim milli asaletimizle bağdaşmaz. Biz sizi koruruz. Arabanın ortasına sayın Güneş siz bininiz. Sağ tarafınıza sayın Ulman, ön tarafınıza da Kırca, sol tarafınıza da ben oturayım.” dedim. Elçilikteki Reşat beyden aldığım Baretta marka tabancayı elime alarak sol tarafa oturdum ve çıkış talimatı verdim. Önümüzde İsviçre polisi eskortluk ediyordu. Gerçekten kapı önünde Rum talebelerinin nümayişi büyüktü. Cesaretimiz sonucu kazasız belasız rezidansa ulaştık. O günden itibaren Coşkun Kırca’yı, milli hassasiyetim sebebiyle bir türlü hayırla yad edemiyorum.
Annan Planı’nın gerçek hedefleri ve istenilenler
Annan planı olarak dillendirilen bu çalışma, hazırlayanlar tarafından plan olarak isimlendirilmektedir. Oysa, Birleşmiş Milletlerin herhangi bir ülkeye, herhangi bir planı öyle veya böyle empoze etme hakkı yoktur. Onun için bu plana, plan değil, bir nevi Kofi Annan’ın dökümanı denebilir. Bu dökümanla yıllarca elde edilemeyen sonuçları yumuşak bir vuruşla ve belli etmeden elde etmek amaçlanmaktadır. Yani, 1960 Londra-Zürih antlaşması sonunda kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin hala yaşadığını, uluslar arası bir antlaşma ile belgelemek istemektedir. Oysa, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile eski cumhuriyetin devrildiği bilindiği ve Kıbrıs iki bölgeye ayrıldığı halde, bu dökümanla fiili durum gözardı edilmek istenmektedir.
Onun içindir ki, planda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin adından, sanından, bağımsızlığından hiç bahsedilmemektedir. Türk tarafı için sadece parça devlet anlamına gelen bir ifade kullanılmakta, kurucu devlet ifadesi yerine ortaklık ifadesine yer verilmektedir. Annan planı kabul edildiği takdirde (-ki referandum Türk tarafınca kabul edilmiş, Allah’tan Rum tarafınca kabul edilmemiştir), Avrupa Birliği bir taşla üç kuşu birden vuracaktı. Kıbrıs’ı bir bütün olarak problemsiz bir şekilde AB’ne dahil edecekti. KKTC’nin başvurusu olmadan, hukuki boşluğa rağmen, sanki Türk tarafı da müracaat etmiş gibi, işleme tabi tutacaktı. Böylece AB son derece güçlenecekti.
Bu plan kabul edilse idi, 1960 Anayasasınca tanınan garantör devlet olma hakkımızı da kaybetmiş olacaktık. Eşit güç olma iddiası ortadan kalkmış olacak, ortak kurucu devlet statüsü ebediyen son bulacaktı. Kurucu devlet yerine parça devlet düşüncesi ikame edilecekti. Yetki paylaşımı son derece adaletsiz bir noktaya gelecekti. Bu plan kabul edilmiş olsaydı, Türklerin elinde bulunan toprakların 1/5’i Rumlara terk edilecekti. Kuzey Kıbrıs’a yerleşen göçmenler de geri gönderilecekti. Boşalan yerlere de Rumlar gönderilecekti.
Netice olarak, iki barış harekatı ile Kıbrıs’ta elde edilen her şey kaybedilecek ve yenilgiye uğrayan Rumların arzuları yerine getirilmiş olacaktı. Böylece, tek hedef olan ENOSİS, AB genişleme operasyonu içinde gerçekleşmiş olacaktı. Bir bütünlük içinde ve tarihi olaylar incelenmeden bu plan en iyi plan olarak algılanmamalıdır. Kıbrıs meselesini AB meselesi ile entegre etme son derece yanlıştır. AB adına hükümranlığı dahi devretmenin günah olmadığını, ayıp olmadığını, çirkin olmadığını söyleyebilen bir iktidarın, Kıbrıs gibi milli bir davanın cömertçe takdiminde beis görmemesi son derece normaldir. Annan planının inceliklerini anlamadan, Belçika modeli gibi lüzumsuz, mantıksız sözlerle Türkiye’nin önünü tıkamak, pazarlık gücünü sıkıntıya sokmak akıl kârı değildir.
Kıbrıs’ta Türk tarafının hedefi neler olmalıdır?
1974 Barış Harekatı sonrasında meydana gelen fiili durum neticesi 1983 yılında kurulan KKTC’nin egemenliğini korumak, Kıbrıs’taki iki devletin varlığını kabul ettirmek, siyasi eşitlik anlayışını ikame etmeye çalışmak, garantörlük hakkımızın etkili bir şekilde devamını sağlamak, mevcut hale göre sahip olunan topraklardan taviz vermemek öncelikli hedeflerimiz olmalıdır.
Yukarıda bahsedilen hususlardan taviz vermek hem Türkiye Cumhuriyetinin emniyetini, hem de KKTC’nin varlığını tehlikeye sokar. Müslüman Türk milleti Kıbrıs’ı kendi emniyeti için önemli bildiğinden, Girit adası gibi elinden kayıp gitmesine razı olamaz. Bunun aksini düşünenleri de affedemez. Zira, Kıbrıs 1571’de binlerce şehit vererek elde edilmiş, yine 1974 Barış Harekatında da o şehitlere 224 şehit daha ilave ederek, bugünkü hale gelmiştir. Bu statüyü muhafaza etmek, her aklı selimin vazifesi ve her Müslüman Türk’ün âli hedefidir. Mehmetçiğin süngüsünün ucuyla çizdiği Kıbrıs hudutlarını değiştirmeye yönelmek, kanaatimizce en büyük ihanettir.
Kıbrıs’ta müzakereler dönemi
Kıbrıs meselesinin halli için ilk toplumlararası görüşme 1968 Haziranında Beyrut’ta başlamış, bir hafta sonra görüşmeler Lefkoşe’ye taşınmıştı. Toplantıya Türk tarafı adına 4 yıllık sürgünden dönen Cemaat Meclisi başkanı Rauf Denktaş katılmıştı. Rum tarafını da Temsilciler Meclisi başkanı sıfatıyla Glafkos Klerides temsil ediyordu. Bu toplantılar 20.9.1971’de son bulmuştur. Birleşmiş Milletlerin çabaları sonucunda beşli toplantılara başlanıldı. Bu toplantılar da 2.4.2974 tarihinde son buldu. 6 yıl süren bu toplantılardan da sonuç alınamamıştı.
Aradan yıllar geçti. Aralık 1999 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın çağrısı ile yeniden müzakereler New York’ta başlamış, Cenevre’de devam etmiştir. Kofi Annan, Kasım 2000 tarihinde 5. tur sonucunda resmi olmayan bir belgeyi taraflara sunmuş, bu belgede tek ve bölünmez bir devlet hedeflenmiştir. Bu devletin tek uluslar arası bir kimliği ve vatandaşlığı olacaktır. Siyasal eşitliğin, sayısal eşitlik anlamına gelmediğini vurguluyordu. Diğer yandan önemli bir toprak parçasının Rum tarafına verilmesini ve Rum göçmenlerin kuzeydeki evlerine dönmesini hedefliyordu.
Kıbrıs’ın dününü böyle açıkladıktan sonra, günümüzün Kıbrıs’ına gelelim: Kıbrıs’la ilgili son zamanların en önemli hadisesi Annan planıdır.
Annan Planı nedir?
Annan planı hakkında akl-ı selim yazar ve çizerler yanında, milli menfaati ön planda tutan akademisyenler de önemli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bunlardan birisi de Doç. Dr. Oya Akgönenç hanımefendidir. Düşünceleri ve analizleri Annan planının tuzaklarını gözler önüne sermiş ve milli menfaatin istikametini tayin etmiştir. Milletimizin ufkunu genişletmiş ve doğru görmelerini sağlamıştır. Annan planının önemli ayrıntıları vardır. Bu plan herkesin bildiği gibi, İngiliz Yahudisi Lord Haney tarafından tasarlanmış ve İsviçre hukukçuları tarafından da kaleme alınmıştır. Bu plan, son derece ağdalı bir İngilizce ve o derece de ağır bir hukuk üslubu ile kaleme alınmış bir tekliftir.
Bu teklife karşı şu andaki hükümet mensupları başka modeller aramaya koyulmuş, önce Belçika modelini gündeme taşımış, ne var ki bu modelin Kıbrıs’ın mevcut şartlarına uymadığı anlaşılınca, İsviçre kanton modelini gündeme getirmişlerdir. Türk yetkilileri muhtevasızlık sebebiyle diplomatik incelikleri dikkate almadan konuştukları için defalarca refüze edilmişlerdir. Konuşmaları ile Kıbrıs’ın aleyhine olabilecek zararlı bir durumu meydana getirdiklerinin farkında bile değillerdir. Planın yüzeysel ifadelerine kanıp, iyi sonuçlar alınabileceği düşüncesi ile planın kabul edilmesi noktasında sayın Rauf Denktaş devre dışına itilmiştir. Planın Kıbrıs’ta kabul edilmesi, böylece Avrupa Birliğine girmenin daha kolay olabileceği düşüncesi, toy politikacıların işi olabilir.
Dış politikada başarı, derin kültüre ihtiyaç gösterir. Tecrübe, lisan hakimiyeti ve en azından 200 senelik Türk siyasi tarihinin ve 150 senelik dünya siyasi tarihinin bilinmesini gerektirir.
|